Dijitalleşme ve yapay zekânın ekonomik paradigmayı, çalışma ilişkilerini ve hukuk sistemlerini nasıl dönüştürdüğünü ele alan güncel ve kapsamlı bir analiz.

DİJİTAL YÜZYILIN EŞİĞİNDE: YAPAY ZEKÂ, EKONOMİK GÜÇ, DÖNÜŞÜM VE ÇALIŞMA YAŞAMININ YENİ KURALLARI

Özet

Yapay zekâ, küresel ekonominin üretiminden istihdama, regülasyonlardan veri yönetimine kadar tüm alanlarını yeniden şekillendiren bir dönüştürücü güç olarak tarihte benzeri görülmemiş bir hızla ilerliyor. Bu dönüşüm yalnızca teknolojik bir yenilik değil; aynı zamanda yeni ekonomik dengelerin, yeni çalışma ilişkilerinin ve yeni hukuki düzenlemelerin ortaya çıkmasını zorunlu kılıyor. Bu makalede, yapay zekânın işgücü piyasaları üzerindeki etkileri, uluslararası regülasyon yaklaşımları ve Türkiye’nin mevzuat alanındaki konumu ile ihtiyaçları analitik bir perspektifle ele alınmaktadır.

Giriş

Herakleitos, “Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir” derken aslında insanlığın binlerce yıllık serüvenini özetliyordu. Hangi yüzyılı ele alırsak alalım, toplumların, kurumların ve bireylerin sürekli bir dönüşüm içinde olduğunu görürüz. Bu değişimin gelişme, ilerleme, modernleşme ya da eski ifadeyle asrileşme olarak adlandırılması ise her dönemin kendi değer yargılarına göre farklılık göstermiştir.

Ancak değişimin niteliğinden bağımsız olarak kesin olan bir gerçek vardır:
Değişimin hızı tarihin hiçbir döneminde bugünkü kadar yüksek olmamıştır.

Tarih biliminin klasik dönemlendirmesinde milyonlarca yıla yayılan evrimsel süreçlerin yerini artık on yıllar, hatta yıllar almıştır. Bugün karşı karşıya olduğumuz dönüşümün hızını açıklamak için doğa metaforlarına başvuracak olursak, değişim artık bir ‘meltem’ değil; El Niño benzeri, geniş ölçekli ve derin etkiler yaratan bir küresel iklim hareketine dönüşmüştür.

Bu yeni dönemin adı dijitalleşme, dijitalleşmenin en dinamik ve dönüştürücü unsuru ise şimdilik yapay zekâdır. Yapay zekâ sadece teknolojik bir yenilik değil; ekonomik güç dağılımını, çalışma ilişkilerini, üretim biçimlerini, hukuk düzenini ve toplumsal dokuyu yeniden tanımlayan kapsamlı bir dönüşüm alanıdır.

Bu çalışmada, yapay zekânın özellikle çalışma yaşamında yarattığı değişim, ekonomik ve hukuki boyutlarıyla analiz edilecek; uluslararası düzenlemelerle Türkiye’deki mevcut çerçevenin karşılaştırılması yapılarak geleceğe dair politika önerileri sunulacaktır.

Dijitalleşme ve Yapay zekânın Tarihsel Gelişimi

Toplumları derinden etkileyen üç büyük devrim bulunmaktadır. Bu devrimler, yalnızca belirli bölgelerde değil; toplumsal örgütlenmeden ekonomiye, hukuktan siyasete kadar insan yaşamının bütün düzeylerinde küresel ölçekte dönüşümlere yol açmıştır. Bunlar sırasıyla Tarım Devrimi, Sanayi Devrimi ve Teknoloji Devrimi (Bilgisayar–Elektronik Çağı) olarak adlandırılmaktadır.

Tarım devrimi, tohumun ıslahı ve yerleşik yaşama geçişle birlikte siyasal imparatorlukların doğuşunu hazırlamış; üretimin artması toplumsal hiyerarşiyi, işbölümünü ve devlet örgütlenmesini köklü biçimde değiştirmiştir. Sanayi devrimi ise James Watt’ın buhar makinesiyle başlayan mekanik üretim çağını küresel bir ekonomik dönüşüme dönüştürmüş; böylece ulus devletler arasında rekabetin arttığı, sömürgecilik yarışının belirginleştiği ve iki büyük dünya savaşına uzanan bir güç mücadelesi zemini oluşmuştur. Bu iki devrim, insanlık tarihinin siyasal ve ekonomik mimarisini belirlemiştir.

Bugünden baktığımızda üçüncü devrim olan teknolojik devrimin etkisi çok daha geniş bir zaman ve mekân algısı içinde ortaya çıkmaktadır. Dijitalleşme rüzgârını arkasına alan bu dönüşüm, Sümer, Mısır ve Çin uygarlıklarının astronomi ve matematik temelli ölçümlerinden başlayan hesaplama geleneğinin; mekanik hesap makinelerinden delikli kart sistemlerine, oradan da elektronik devreler aracılığıyla mantıksal işlemlerin yapılabildiği modern bilgi işlem araçlarına evrilmesiyle şekillenmiştir.

Bu süreç içerisinde 1921’de Çek yazar Karel Čapek’in Rossum’un Evrensel Robotları oyununda “robot” kavramını ortaya atması, 1929’da Japon profesör Makoto Nishimura’nın “Gakutensoku” adını verdiği ilk Japon robotunu geliştirmesi ve özellikle 1930’larda Alan Turing’in “düşünebilen makine” fikrini sistemleştirmesi, teknolojik devrimin hem felsefi hem mekanik boyutunun temellerini oluşturmuştur.

Gerçek kırılma ise 1940’lı yıllarla birlikte yaşandı. 1943’te geliştirilmesine başlanan ve 1955’e kadar aktif kullanılan ENIAC, ilk elektronik genel amaçlı bilgisayar olarak teknolojinin seyrini köklü biçimde değiştirdi. ENIAC başlangıçta ABD Ordusu’nun topçu atış tablolarını hesaplamak için tasarlanmış olsa da, makinenin programlanabilir yapısı kamuoyunda büyük bir hayranlık uyandırdı ve “bilgisayar çağının” başlangıcını simgeledi.

Bu ilerlemeyi izleyen en kritik eşiklerden biri, 1947’de transistörün icadıyla yaşandı. Transistör, bilgisayarların ve elektronik aygıtların daha hızlı, daha küçük, daha ucuz ve daha enerji verimli şekilde üretilmesine imkân tanıyarak ikinci bir devrim yarattı. Transistör teknolojisi yalnızca bilgi işlem kapasitesini artırmakla kalmadı; uzay çağının başlamasına, elektronik cihazların kitlesel kullanımına açılmasına ve modern dijital dünyanın altyapısının kurulmasına zemin hazırladı.

Yapay zekâ kavramının akademik bir araştırma alanı olarak ortaya çıkışı ise 1956 Dartmouth Yapay Zekâ Konferansı ile olmuştur. John McCarthy, Marvin Minsky, Nathaniel Rochester ve Claude Shannon tarafından hazırlanan proje önerisi, makinelere dili kullanmayı, soyut kavramlar oluşturmayı ve insan zekâsına özgü sorun çözme becerilerini öğretmenin yollarını araştırmayı amaçlıyordu. Bu dönemde “otomatik bilgisayarlar”, “kendini geliştirme”, “rastlantısallık ve yaratıcılık” gibi temalar yapay zekânın entelektüel sınırlarını belirlemeye başlamıştır.

1970’lerde mikroişlemcinin icadı, 1980’lerde kişisel bilgisayarların yaygınlaşması ve 1990’larda internetin küresel iletişim altyapısına dönüşmesi, dijital dönüşümün üstüne birer katman olarak eklenmiştir. Bu gelişmeler, 2000’ler ve 2010’lar boyunca veri işleme kapasitesinin geometrik bir hızla artmasını sağlamış; 2020’lere gelindiğinde yapay zekâ yalnızca bir araştırma alanı değil, günlük yaşamın, ekonominin ve çalışma hayatının ayrılmaz bir parçası hâline gelmiştir.

Bugün geldiğimiz noktada dijitalleşme ve yapay zekâ, tarihsel devrimlerin devamı niteliğinde olmakla birlikte, hız ve ölçek bakımından hepsinden ayrışmaktadır. Teknolojik gelişmelerin artık “evrimsel” değil “sıçramalı” ilerlediği; milyonlarca yılda yaşanan dönüşümlerin on yıllara, hatta yıllara sığdığı yeni bir çağın içindeyiz.

Yapay zekânın Ekonomik ve Hukuksal Boyutu

a) Ekonomi Biliminin Dayandığı Felsefenin Çöküşü

Geleneksel iktisat düşüncesi, yüzyıllar boyunca “kıt kaynaklar – sınırsız ihtiyaçlar” önermesi üzerine inşa edilmiş, üretim ve tüketim modellerini bu varsayım doğrultusunda şekillendirmiştir. Bu anlayışın en bilinen grafiksel temsili “Üretim Olanakları Eğrisi (ÜOE)”'dir. ÜOE, emek, sermaye ve doğal kaynakların sabit; teknolojinin ise durağan varsayıldığı bir dünyada toplumun A malından daha fazla üretebilmek için mutlaka B malından vazgeçmek zorunda olduğunu iddia eder. Modelin temelinde, her seçimin diğer bir üretim olanağından vazgeçmeyi gerektirdiği ve dolayısıyla fırsat maliyetinin kaçınılmaz olduğu kabulü yatar.

Ancak bu yaklaşım, dijitalleşme ve yapay zekâ odaklı yeni üretim paradigması karşısında hızla aşınmaktadır. Çünkü 21. yüzyıl, klasik iktisadın en temel varsayımını, kaynakların kıt olduğu görüşünü, fiilen geçersiz kılan bir teknolojik ortam yaratmıştır. Yapay zekâ, otomasyon, veri işleme kapasitesindeki katlanarak artış, bilgi üretiminin ölçeklenebilirliği ve dijital süreçlerin marjinal maliyetini neredeyse sıfıra indirmesi, ekonominin temel felsefesini kökten dönüştürmektedir.

Artık üretimin genişlemesi, geçmişte olduğu gibi ek emek veya sermaye girişi gerektirmemektedir; makine öğrenmesi modelleri, algoritmik süreçler ve dijital altyapı, üretimin sınırlarını fiziksel faktörlerden bağımsız şekilde dışa doğru itebilmektedir. Bu durum, ÜOE’nin varsaydığı trade-off (Bir şeyi elde etmek için başka bir şeyden vazgeçme zorunluluğu.) mekanizmasını zayıflatmakta; bazı üretim türlerinde tamamen ortadan kaldırmaktadır. Dijital ürün ve hizmetlerde bir birimin daha üretilmesi, diğer birimin üretimini azaltmayı gerektirmediği gibi, çoğu zaman birbirini tamamlayıcı etkiler yaratmaktadır.

Ekonomik sistemde oluşan bu tablo, basit bir teknolojik ilerleme değil, iktisat biliminin kurucu varsayımının çözülmesidir. Kıtlık üzerine kurgulanmış bir bilim dalının, bolluk üretme kapasitesine sahip teknolojik sistemleri açıklamakta yetersiz kalması kaçınılmazdır. Yapay zekâ yalnızca üretim süreçlerini dönüştürmekle kalmamakta; kaynak setini genişletmekte, üretim sınırını dinamik hâle getirmekte ve fırsat maliyetini minimize eden (gelecekte tamamen kaldırabilir) bir ekonomik düzenin kapılarını açmaktadır.

Bu nedenle dijital dönüşüm, yalnızca ekonomi politikalarının güncellenmesini değil; ekonominin tanımının, varsayımlarının ve felsefî temellerinin yeniden düşünülmesini zorunlu kılmaktadır. Bir başka ifadeyle, yapay zekâ çağında ekonomi artık kıtlık üzerine değil, ölçeklenebilir üretim kapasitesi ve dijital bolluk üzerine biçimlenmektedir. Bugün “yoksulluk yönetimi” olarak ortaya çıkan birçok politik tartışma, aslında kıtlık paradigmasının sürdürülmeye çalışılmasının sonucudur. Oysa yapay zekâ, insanlığın ihtiyaçlarını karşılamak için geliştirilen bir teknolojik devrim olarak, kıtlık varsayımını tarihselleştirmektedir.

b) Yapay zekâ İle Üretim Faktörlerinin Yeniden Tanımlanması

Ekonomi biliminin dayandığı felsefenin çözülmesi, üretim faktörlerinin klasik tanımını da geçersiz kılmaktadır. Geleneksel iktisatta üretim faktörleri emek, sermaye, toprak ve girişimci olarak belirlenmiştir. Üretimin bu dört unsurun etkileşimiyle gerçekleştiği kabul edilir. Ancak yapay zekâ odaklı yeni ekonomi, bu faktörleri köklü biçimde dönüştürmüştür.

Bugün üretim faktörleri fiilen şu yeni biçimini almaktadır:

  • Emek → Algoritmik emek

  • Sermaye → Dijital sermaye / hesaplama kapasitesi

  • Toprak → Dijital altyapı / veri alanları

Bir diğer ifadeyle, Fordist dönemin mekanik bantları post-Fordizm ile esnekleşmiş; yapay zekâ çağında ise bu üretim ilişkisi sanallaşmış ve veriye dayalı hâle gelmiştir.

Klasik iktisattaki ‘girişimci’ faktörü ise, bu yeni yapıda çoğu zaman veri sahipliği, platform sahipliği ve algoritma tasarımı biçiminde dağılmış bir işlev hâline gelmektedir.

1) Algoritmik Emek

Algoritmik emek, insan emeğinin zihinsel ve fiziksel sınırlarını aşan bir üretim biçimidir. Milyonlarca işlemi aynı anda gerçekleştirebilmesi, öğrenebilir yapıda olması ve durmaksızın çalışabilmesi, onu klasik emekten niteliksel olarak ayırır. İnsanın zihinsel çabasına anlık yanıt verebilen bu sistem, üretimin kesintisiz ve hatasız hale gelmesini sağlar.

2) Dijital Altyapı (Yeni Toprak)

Geçmişin dört duvar fabrikalarının yerini bugün;

  • Veri merkezleri,

  • Bulut altyapıları,

  • Bant genişlikleri,

  • Enerji erişim sistemleri

almıştır. Bu yapılar, üretimin mekânsal sınırlarını ortadan kaldırarak ekonomik faaliyeti zaman ve mekândan bağımsız hale getirmektedir.

3) Dijital Sermaye

Dijital sermaye, kapitalizmin tarihindeki en köklü dönüşümü simgelemektedir. Para, makine ve tesis gibi fiziksel sermaye türlerinin yerine artık;

  • Veri tabanları,

  • Yapay zekâ modelleri,

  • Algoritmalar,

  • Yazılımlar,

  • İşlem gücü,

  • Ağ altyapıları geçmektedir.

Sermaye birikimi, fiziksel nesnelerden soyut bilgi sistemlerine kaymış durumdadır. Bu durum klasik sermaye birikimi anlayışını sarsmakta ve sermayeyi çok daha hızlı ölçeklenebilir hâle getirmektedir.

Üretim faktörlerinin yeniden tanımlanması, ekonomiyi kökten değiştiren bir paradigma sunmaktadır. Üretimin sınırları artık fiziksel kıtlıklarla değil, veri akışı, algoritmik kapasite ve hesaplama gücüyle belirlenmektedir. Bu nedenle üretim süreçleri;

  • Zaman ve mekândan bağımsız,

  • Ölçeklenebilir,

  • Marjinal maliyeti düşük,

  • İnsan emeğine bağımlılığı azalan yeni bir yapıya kavuşmaktadır.

c) Yapay zekâya İlişkin Farklı Bakış Açıları

Yapay zekânın ekonomik üretim paradigmasını kökten değiştirmesi, kaçınılmaz olarak toplumda farklı tepkilerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu tepkileri genel olarak zorunluluk perspektifiyle yaklaşanlar, yenilikten heyecan duyanlar ve çekince ile bakanlar şeklinde üç grupta toplamak mümkündür. Bu üç yaklaşımın da belirli ölçülerde haklılık payı bulunmaktadır.

Yeni liberal ekonominin “El Niño” misali sert ve yönlendirici rüzgârlar estirdiği günümüz dünyasında teknolojiden uzak kalmak, gerek işletmeler gerekse devletler için geri kalmışlık anlamına gelebilmektedir. Bu nedenle inovasyona direnmenin anlamsız olduğu yönündeki değerlendirme giderek yaygınlaşmaktadır. Zira yakın gelecekte ekonominin üç ana sektörü olan tarım, sanayi ve hizmetler, yapay zekâ destekli yeniden yapılanmanın etkisi altına girecektir.

Hizmet Sektöründe Yapay Zekâ: Finans, Eğitim, Sağlık ve Çevre

1) Finans

Finans sektöründe yapay zekâ tabanlı karar destek sistemlerinin yaygınlaşması beklenmektedir. Nitekim son yıllarda bankalar, müşteri verilerini işleyerek algoritmik yatırım tavsiyeleri sunan sistemleri zaten kullanmaya başlamıştır. Yakın gelecekte kişisel finans yönetimi, bütçeleme, tasarruf ve yatırım önerileri büyük ölçüde yapay zekâ tarafından yürütülecektir. Üstelik yapay zekâ yalnızca “yanıt veren bir model” olmanın ötesine geçerek, hedef belirleyebilen, plan üretebilen, çevresel değişiklikleri izleyip uyarlayabilen, gerektiğinde dış sistemlerle bütünleşerek işlem yapabilen otonom bir yapıya doğru evrilmektedir. Bu dönüşüm, finansın bilişsel boyutunu köklü şekilde yeniden tanımlayacaktır.

2) Sağlık

Sağlık sektöründe dijital terapilerin yükselişi, klinik karar destek sistemleri, tanı doğruluğunu artıran algoritmalar ve tedavi süreçlerini optimize eden uygulamalar yapay zekânın etkisinin giderek arttığını göstermektedir. Araştırma–geliştirme faaliyetlerinden tedavi protokollerine kadar tüm değer zincirinin yapay zekâ tarafından yeniden şekillendirilmesi beklenmektedir.

3) Eğitim

Eğitimde yapay zekâ destekli öğrenme uygulamaları öğrencilerin derse katılımını artırmakta, mobil öğrenme esneklik sağlamaktadır. Veri analitiği platformları, öğretmenlere öğrencilerin performansını takip ederek öğrenme süreçlerini iyileştirmede güçlü öngörüler sunmaktadır.

4) Çevre ve İklim

Çevre alanında ise yapay zekânın rolü giderek stratejik bir nitelik kazanmaktadır. İklim değişikliğiyle mücadele, karbon emisyonlarının azaltılması, doğal kaynakların verimli kullanılması ve temiz enerjiye geçiş ihtiyacı; şirketleri ve devletleri çevre dostu çözümler üretmeye isteyerek ya da uluslararası anlaşmalar, düzenleyici kurumlar, AB Yeşil Mutabakatı gibi dış baskılar nedeniyle zorunlu olarak yönlendirmektedir. Bu süreçte yapay zekânın, çevresel izleme, hava kalitesi ölçümü, su kaynaklarının yönetimi, enerji kullanımının optimize edilmesi ve iklim modelleme gibi alanlarda kritik bir rol üstleneceği öngörülmektedir.

Tarım Sektöründe Yapay Zekâ: Verimlilik ve Sürdürülebilirlik

Nüfus artışı, iklim değişikliği ve doğal kaynak baskısı, tarımın daha verimli ve veri odaklı bir yapıya dönülmesini zorunlu kılmaktadır. Yapay zekâ, sürdürülebilir ağ ve kaynak yönetimi, tarım robotları, otonom tarım makineleri ve hassas tarım tekniklerinin geliştirilmesinde belirleyici olmaktadır.

Burada önemli bir felsefî dönüşüm de ortaya çıkmaktadır: Klasik tarım ekonomisinin “kaynak kıtlığı” varsayımı, yapay zekâ ile birlikte verim optimizasyonu ve veriye dayalı planlama sayesinde yeniden yorumlanmalıdır.

Sanayi Sektöründe Yapay Zekâ: Akıllı Üretim

Sanayi sektörü, buhar makinesinin icadıyla başlayan endüstriyel devrimin ardından bugün ikinci büyük dönüşümünü yaşamaktadır: akıllı üretim. Rekabetin temeli yalnızca kâr değil; aynı zamanda etkinlik, verimlilik ve rasyonelliktir. Bu üçlü sac ayağı, klasik iktisatta işletmelerin sürdürülebilirliğini tanımlayan temel prensiptir; ancak insan kapasitesi, veri işleme hızı ve tahmin doğruluğu gibi nedenlerle tarih boyunca çoğu zaman eş zamanlı olarak sağlanamamıştır.

Yapay zekâ bu noktada tarihsel bir kırılma yaratmaktadır. Çünkü yapay zekâ destekli;

  • üretim planlama,

  • talep tahmini,

  • enerji verimliliği yönetimi,

  • bakım optimizasyonu,

  • kalite kontrol, gibi süreçler geçmişte insan emeği ve sınırlı veriyle yürütülürken bugün anlık

veri analizi, öngörüsel modeller ve otomasyon sayesinde kusursuz çalışabilmektedir. Bu durum, etkinlik, verimlilik ve kârlılığın ilk kez aynı anda ve tam uygulanabilir hâle gelmesi anlamına gelmektedir. Başka bir ifadeyle yapay zekâ, sanayi sektöründe rasyonelliği teorik bir ideal olmaktan çıkarıp fiilî bir üretim standardına dönüştürmektedir.

Sonuç olarak yapay zekâ, yalnızca maliyet verimliliği yaratmakla sınırlı olmayıp; kalite artışı, hız optimizasyonu ve hata minimizasyonu yoluyla işletmelerin rekabet gücünü yapısal olarak dönüştürecek bir dinamik sunmaktadır. Bu nedenle yapay zekânın sanayi sektörüne sağlayacağı stratejik üstünlük artık hem akademik literatürde hem iş dünyasında yüksek sesle dile getirilmektedir.

Yapay Zekâya Yönelik Olumsuz Görüşler: İşsizlik, Erişimsizlik ve Yetenek Erozyonu

1) İşsizlik

Olumsuz görüş bildirenlerin temel argümanı, yapay zekânın birçok mesleği ortadan kaldıracağı ve işsizliği artıracağıdır. Bu kaygının bilimsel temeli vardır: Microsoft Research’ün 2024 çalışmasına göre yapay zekâya en çok maruz kalan meslekler arasında çevirmenler, tarihçiler, yazarlar, telefon operatörleri, radyo sunucuları, seyahat görevlileri, komiler, tele pazarlamacılar, CNC programcıları, web tasarımcıları ve hatta mankenler bulunmaktadır. Dünyada yapay zekâ alanında ilk iki sırayı paylaşan ABD ve Çin’in bu alanı hızla geliştirdiği düşünüldüğünde, bu çekincelere kayıtsız kalmak mümkün değildir. (ABD ve Çin Modellerinin LMSYS Chatbot Arena'daki Performansı Tablosu )
Abd Ve Çin Modelleri

2024 yılı itibarıyla ABD merkezli kurumlar, toplam 40 önemli yapay zekâ modeli geliştirerek Çin’in 15 ve Avrupa’nın yalnızca 3 modeline kıyasla belirgin bir niceliksel üstünlük sağlamıştır. ABD sayısal liderliğini korurken, Çin’in geliştirdiği modeller nitelik açısından hızla güçlenmekte ve aradaki kalite farkını kapatmaktadır. Yayın ve patent üretiminde ise Çin küresel liderliğini sürdürmektedir. Öte yandan Orta Doğu, Latin Amerika ve Güneydoğu Asya gibi bölgelerden gelen dikkat çekici model lansmanları, yapay zekâ geliştirme faaliyetlerinin giderek daha fazla küreselleştiğine işaret etmektedir. Dolayısıyla, ABD ve Çin'den hangisinin birinci hangisinin ikinci olması yalnızca değerlendirme ölçütlerine göre değişmektedir.

Bununla birlikte, yapay zekânın işsizliği artırabileceğine ilişkin öngörüler ne kadar güçlü olursa olsun, teknolojinin doğru kullanımıyla birlikte yeni iş alanlarının ortaya çıkabileceği gerçeği göz ardı edilmemelidir. Tarihsel olarak her büyük teknolojik dönüşüm, bazı meslekleri ortadan kaldırırken aynı zamanda yeni nitelik gerektiren iş sahaları yaratmıştır. Yapay zekâ çağında da benzer bir dinamiğin işleyeceği; veri analisti, algoritma uzmanı, yapay zekâ etik denetçisi, dijital içerik tasarımcısı, model eğitmeni ve benzeri pek çok yeni meslek grubunun doğacağı öngörülmektedir. Bu bağlamda, bireylerin kendilerini geliştirmesi, yeni beceriler edinmesi ve nitelik kazanması, teknolojik dönüşümün olumsuz etkilerini dengeleyebilecek en önemli faktörlerden biridir.

İşgücü piyasasında yapay zekâ kaynaklı işsizlik kaygısı sürse de burada belirleyici olan, vasıfsız işgücünün dönüşümden en olumsuz etkilenecek kesim olmasıdır. Günümüz teknolojik ortamında yapay zekâ okuryazarlığına sahip olanlar ya da yapay zekâyı mesleki yetkinliklerini artırmak amacıyla kullananlar bu süreçten ya en az etkilenen ya da tam tersine yeni fırsatları en hızlı yakalayan grup hâline gelmektedir.

Bu durumu somutlaştırmak için mali müşavirlik mesleği çarpıcı bir örnek sunar. 01.06.1989 tarihli 3568 sayılı Serbest Muhasebeci Mali Müşavirlik ve Yeminli Mali Müşavirlik Kanunu uyarınca mali müşavirler;

  • Genel kabul görmüş muhasebe ilkelerine ve mevzuata uygun şekilde defter tutar, bilanço ve beyannameleri düzenler,

  • İşletmelere muhasebe sistemi, finans, mali mevzuat ve uygulamalar konusunda danışmanlık sunar,

  • Mali verileri inceleyip analiz eder, rapor ve görüş hazırlar; denetim, bilirkişilik ve tahkim işlerini yürütür.

Bu çerçevede mali müşavirlik; bilgi üretme, analiz yapma, doğru soruyu sorma ve mali riskleri yönetme becerisi gerektiren yüksek nitelikli bir meslektir.

Ne var ki uygulamada birçok mali müşavirlik bürosu, mesleğin bu analitik yönlerinden uzaklaşarak faaliyetlerini yalnızca “defter tutma–beyanname verme” görevine indirgemiştir. Vergi planlaması, risk analizi, raporlama, sistem kurulumları ve danışmanlık gibi yüksek katma değer üreten işler geri planda kalmakta; büroların önemli bir kısmı vasıfsız veya düşük vasıflı personelle süreçlerini yürütmektedir.

Asıl risk de burada ortaya çıkmaktadır: Yapay zekâ özellikle vasıfsız veya yarı vasıflı muhasebe işlerini, fatura işleme, veri girişi, banka eşleştirmeleri, basit beyanname süreçlerinin otomasyonu gibi, çok daha hızlı, hatasız ve düşük maliyetle yapabilir hâle gelmiştir. Bu nedenle dönüşümden en fazla etkilenecek grup, mesleğin analitik ve danışmanlık boyutundan uzak tutulmuş çalışanlardır.

Buna karşılık mali müşavirliğin asıl fonksiyonlarını icra eden; analitik düşünme, mevzuat yorumlama, finansal risk modelleme ve stratejik danışmanlık yetkinliklerine sahip uzmanların yapay zekâdan olumsuz etkilenme ihtimali oldukça düşüktür. Aksine bu uzmanlar yapay zekâyı etkin kullandıklarında:

  • daha hızlı analiz yapabilir,

  • karmaşık verileri daha etkin çözümleyebilir,

  • riskleri daha erken tespit edebilir,

  • işletmelere daha yüksek katma değer sunabilir.

Buradan hareketle temel soru şu biçimde ortaya çıkmaktadır;

Bu kadar derin mevzuat bilgisi, analitik düşünme ve mesleki sorumluluk gerektiren bir alanda yapay zekâ, nitelikli mali müşavirler için bir tehdit mi; yoksa mesleğin gerçek niteliğini güçlendiren tamamlayıcı bir araç mıdır?

Bir başka ifadeyle:

Yapay zekâ gerçekten işsizlik mi yaratıyor, yoksa işgücü piyasasının daha nitelikli duruma gelmesini sağlayan bir dönüşüm mekanizması olarak mı işlev görüyor?

2) Erişim

Her ne kadar yapay zekâ ve bilgisayar bilimi eğitimi dünya genelinde yaygınlaşsa da erişim ve hazırlık düzeyinde ciddi eşitsizlikler sürmektedir. Bugün ülkelerin yaklaşık üçte ikisi, K–12 (anaokulundan lise son sınıfa kadar) bilgisayar bilimi eğitimi sunmakta veya kısa vadede sunmayı planlamaktadır; bu oran 2019’un neredeyse iki katıdır ve en hızlı ilerleme Afrika ile Latin Amerika’da görülmektedir. ABD’de bilgisayar bilimi lisans mezunlarının sayısı son on yılda %22 artmış, bu alan siyasetten iş dünyasına kadar geniş bir talep doğurmuştur. Ancak kritik bir çelişki vardır: ABD’de K–12 bilgisayar bilimi öğretmenlerinin %81’i yapay zekânın temel müfredata dahil edilmesi gerektiğini düşünürken, öğretmenlerin yalnızca yarısından azı bunu öğretecek donanıma sahip olduğunu hissetmektedir. Buna karşın Afrika’nın birçok bölgesinde elektrik ve internet gibi temel altyapı eksiklikleri nedeniyle bilgisayar bilimi ve yapay zekâ eğitimi hâlen oldukça sınırlıdır. Bu durum, yapay zekâ çağında yeni bir küresel eşitsizlik: teknoloji ve eğitim uçurumu riskini gündeme getirmektedir. (Ülkelere Göre Bilgisayar Bilimi Eğitiminin Durumu,2024 tablosu)
Ülkere Göre Bilgisayar Bilimi

3) Yetenek Erozyonu ve İnsan–Makine Etkileşimi

Bir diğer önemli çekince, yapay zekânın insan becerilerini zayıflatabileceği yönündedir. Hafızanın telefon numaralarını hatırlama kapasitesinin mobil cihazların yaygınlaşmasıyla belirgin biçimde azalması bu duruma sık verilen örneklerden biridir. “Nasıl olsa yapay zekâ biliyor” anlayışıyla hareket eden bireylerin eleştirel düşünme, analitik değerlendirme ve problem çözme yeteneklerinde gerileme yaşanabileceği ileri sürülmektedir. Ayrıca yapay zekânın duygu, sezgi ve bağlamsal anlamlandırma gibi insana özgü bilişsel özelliklerden yoksun oluşu, kimi durumlarda yanlış veya eksik sonuçlara yol açabileceği yönünde kaygıları artırmaktadır.

Bu çerçevede asıl belirleyici unsur, insan–makine etkileşiminin niteliğidir. Yapay zekâ, insanın bilişsel kapasitesini tamamlayan ve derinleştiren bir “ortak üretim aracı” olarak mı kullanılacaktır; yoksa bireyleri bilişsel tembelliğe sürükleyen bir kolaylık kaynağına mı dönüşecektir? Bu ikilem, yapay zekânın toplumsal etkilerinin geleceğini şekillendirecek temel sorunsallardan biri olarak karşımızda durmaktadır. Yaptığı işin mantığını bilen, analiz yapabilen ve teknolojiyi araç olarak kullanan bireyler için yapay zekâ yeni fırsatlar yaratmakta; buna karşın süreci anlamadan yalnızca tuşlara basarak ilerleyen çalışanlar için riskler artmaktadır. Dolayısıyla belirleyici olan yapay zekânın kendisi değil, insanın teknolojiyle kurduğu ilişkinin niteliğidir.

d) Yapay zekâya İlişkin Ulusal ve Uluslararası Düzenlemeler

Yapay zekânın ekonomik, toplumsal ve hukuksal alanlarda bu denli geniş bir etki yaratması, mevcut düzenleyici çerçevenin yetersiz kalmasına neden olmuştur. Hem uluslararası hem de ulusal düzlemde, bu dönüşümü karşılayabilecek kapsamlı düzenlemelerin yapılması giderek zorunlu hâle gelmektedir. Çalışma yaşamı, işgücü piyasaları, veri güvenliği, sorumluluk hukuku ve rekabet politikaları, yapay zekâ çağında yeniden tanımlanması gereken temel alanları oluşturmaktadır.

1) Çalışma Yaşamında Yeniden Düzenleme İhtiyacı

Yapay zekâ, çalışma ilişkilerinde zaman ve mekân kavramını kökten değiştirdiği için çalışma saatleri, işyeri tanımı, hibrit çalışma modelleri, çevrim dışı haklar, iş sağlığı ve güvenliği gibi alanların yeniden düzenlenmesi zorunlu duruma gelmektedir.

Örneğin:

  • Evden çalışan bir işçinin alkollü çalışması, mevcut düzenlemelerde “işyerine alkollü gelme” olarak yorumlanamaz. Bu nedenle hibrit ve uzaktan çalışmada disiplin hükümleri yeniden yorumlanmalıdır.

  • Veri güvenliği hem çalışan hem işveren açısından yeni riskler taşımaktadır. Ev ortamında şirket verisinin korunması nasıl sağlanacaktır?

  • Yapay zekânın personel performans değerlendirmesinde kullanılması ayrımcılık yasağı ile nasıl bağdaştırılacaktır?

Bu sorular hâlihazırda mevzuatta karşılığı olmayan alanlardır.

2) İşgücü Politikalarında Dönüşüm

Yapay zekâ, aktif ve pasif işgücü politikalarının da yeniden tasarlanmasını gerektirmektedir;

  • İşsizlik sigortası fonlarının yeniden beceri kazandırma programlarına yönlendirilmesi,

  • Yapay zekânın neden olabileceği işsizliğin planlanması ve buna karşılık bir bütçe oluşturulması,

  • Yaşam boyu öğrenme modellerinin teşvik edilmesi,

  • Yapay zekâya göre oluşan esnek çalışma biçimlerinin hukuki altyapısının oluşturulması.

Yeni risklere karşı işçinin korunması ve işverenin sorumluluğunun sınırlarının çizilmesi gerektiği açıktır.

3) Yapay Zekânın Hataları ve Sorumluluk Hukuku

Yapay zekâya dayalı bir üretim süreci hatadan tamamen azade değildir. Bu nedenle kritik sorular ortaya çıkmaktadır:

  • Yapay zekânın yaptığı bir hesaplama hatasından kim sorumlu olacaktır?

    • Üretici mi?

    • İşveren mi?

    • Yazılım sağlayıcısı mı?

    • Yoksa algoritma mı? (Bu nasıl sorumlu tutulabilir?)

  • Yapay zekâ tüm olasılıkları doğru hesaplamış olsa bile, en kötü senaryonun şirket tarafından tercih edilmesi durumunda hangi yaptırım uygulanacaktır?

Bu sorular, yapay zekâ çağında sorumluluk hukukunun köklü biçimde reforme edilmesini zorunlu kılmaktadır.

4) Erişim Eşitsizliği ve Rekabet Sorunları

Ulusal şirketlerle çok uluslu şirketler arasındaki yapay zekâya erişim farkı, ciddi bir rekabet eşitsizliği yaratmaktadır. Büyük modelleri geliştirebilecek sermayeye sahip olmayan firmalar nasıl rekabet edecektir? Alt işveren–üst işveren ilişkilerinde yapay zekâya erişim farklılığı haksız rekabete yol açacak mıdır?

Bu nedenle yapay zekâ altyapısına erişimin adil biçimde sağlanması, rekabet hukuku açısından yeni düzenlemeler gerektirmektedir.

5) Sektörel Düzenleme İhtiyacı

Son olarak yapay zekâ kullanımının risk düzeyleri sektöre göre farklılaştığından, sektörel düzenlemeler kaçınılmazdır:

  • Finans: algoritmik işlem, kredi skoru, risk modellemesi

  • Sağlık: tanı, tedavi, veri mahremiyeti

  • Ulaştırma: otonom araçlar, uçuş güvenliği

  • Enerji: şebeke yönetimi

  • Kamu yönetimi: karar destek sistemleri

Her sektör için özel hukukî sınırlar, etik ilkeler, denetim mekanizmaları belirlenmelidir.

6) Aşırı Senaryolar ve Hukukun Sınırları

Yapay zekânın üretim, tüketim ve davranış kalıpları üzerinde yönlendirici bir güç hâline gelmesi, popüler kültürde yer alan “Terminatör tipi senaryoların” hukukta nasıl karşılanacağı sorusunu gündeme getirmektedir.

  • Devlet yönetimlerini etkileyen bir yapay zekâ manipülasyonu olursa sorumluluk kimde olacaktır?

  • Şirket içi algoritmaların kararları hukuken nasıl denetlenecektir?

  • Yapay zekâ bir eylemin faili olabilir mi? (Mevcut hukuk buna izin vermez.)

Bu sorular gelecekte yapay zekâ ceza hukuku, yapay zekâ idare hukuku gibi yeni alt disiplinlerin ortaya çıkabileceğini göstermektedir.

7) Uluslararası Düzenlemeler

Yapay zekâ konusunda uluslararası düzenlemelere bakıldığında, bütüncül bir çatıdan ziyade farklı kutup başları ve farklı bakış açıları dikkat çekmektedir. Bu kutuplardan biri (Avrupa Birliği-AB) normatif bir bakış açısıyla yasal düzenlemeler yaparken, başka bir kutup ilkeler düzeyinde, başka bir kutup etik çerçeve üzerinde hareket etmeyi seçmiştir. Dünyada yapay zekâda öncülük eden ABD ise ulusal stratejisini uluslararası düzlemde hakim kılmanın yollarını aramaktadır.

a) OECD'nin Yapay zekâ İlkeleri

OECD’nin Mayıs 2019’da kabul ettiği yapay zekâ ilkeleri, teknolojinin ekonomik büyüme, toplumsal refah ve çevresel sürdürülebilirlik potansiyelini desteklerken riskleri en aza indirmeyi hedefleyen esnek ve uygulanabilir bir çerçeve sunmaktadır. Politika yapıcılar için yol gösterici nitelikte olan bu ilkeler, yapay zekânın sorumlu şekilde geliştirilmesi ve yaygınlaştırılmasını sağlayacak temel değerleri ortaya koymaktadır.

  • Kapsayıcı Büyüme, Sürdürülebilir Kalkınma ve Refah

Yapay zekânın topluma fayda sağlayacak şekilde yönetilmesi esastır. İnsan yeteneklerinin güçlendirilmesi, yaratıcılığın desteklenmesi, yeterince temsil edilmeyen grupların dijital dönüşüme katılımının artırılması ve ekonomik–toplumsal eşitsizliklerin azaltılması bu ilkenin odağındadır. Böylece kapsayıcı büyüme, refah ve çevresel sürdürülebilirlik güçlendirilir.

  • İnsan Hakları, Adalet ve Demokratik Değerler

Yapay zekâ sistemlerinin yaşam döngüsü boyunca hukukun üstünlüğüne, insan haklarına, demokratik değerlere ve insan merkezli prensiplere saygı gösterilmesi gerekmektedir. Bu kapsamda ayrımcılık yapmama, eşitlik, özgürlük, insan onuru, bireysel özerklik, gizlilik, veri koruması ve uluslararası alanda tanınan işçi hakları gözetilir. Ayrıca ifade özgürlüğü korunurken, yapay zekâ kaynaklı yanlış bilgi ve dezenformasyonla etkin şekilde mücadele edilmesi önem taşır.

  • Şeffaflık ve Açıklanabilirlik

Yapay zekâ sistemlerinin yetenekleri, sınırlamaları ve nasıl çalıştığı konusunda genel bir anlayışın oluşturulması amaçlanır. Kullanıcılar ve paydaşlar, sistemlerle etkileşimlerinde bilgilendirilmeli; mümkün olan durumlarda sistemin öneri, tahmin veya kararlarını nasıl ürettiğine ilişkin açık ve anlaşılır bilgiler sağlanmalıdır. Bu ilke, özellikle bir yapay zekâ çıktısından olumsuz etkilenen bireylerin itiraz mekanizmalarına erişebilmesi için büyük önem taşır.

  • Sağlamlık, Güvenlik ve Emniyet

Yapay zekâ sistemleri, normal, öngörülebilir veya kötüye kullanım koşulları altında güvenli şekilde çalışacak biçimde tasarlanmalıdır. Güvenlik açıklarını en aza indiren, arızalara dayanıklı, istenmeyen sonuçları engelleyen ve gerektiğinde güvenli biçimde devre dışı bırakılabilen mekanizmaların bulunması gerekmektedir. Sistemler tüm yaşam döngüsü boyunca güvenilir olmalıdır.

  • Hesap Verebilirlik

Yapay zekâ aktörleri, sistemlerin doğru, güvenilir ve etik ilkelere uygun biçimde işlemesinden sorumludur. Bu nedenle geliştiriciler ve kullanıcılar; veri kümelerinin, süreçlerin ve tasarım kararlarının izlenebilirliğini sağlamalı; sistem çıktılarının bağlama uygunluğunu ve doğruluğunu değerlendirecek mekanizmalar oluşturmalıdır.

b) UNESCO'nun Etik Çerçevesi

UNESCO, 2021 tarihli yapay zekâ etik çerçevesini oluştururken OECD’nin 2019’da kabul edilen teknik ve yönetişim odaklı ilkelerini temel referans noktası olarak almakla birlikte, bu çerçeveyi insan hakları, kültürel çeşitlilik, çevresel sürdürülebilirlik ve toplumsal eşitlik gibi daha geniş normatif boyutlarla tamamlamıştır. Böylece UNESCO, yapay zekâ teknolojilerini salt teknik bir düzenleme alanı olarak değil, toplumsal yaşamın bütününü etkileyen etik, kültürel ve sosyal bir olgu olarak ele alan kapsamlı bir yönetişim yaklaşımı geliştirmiştir. Bu yaklaşım, yapay zekânın geliştirilmesi ve kullanılmasına ilişkin küresel etik standartların belirlenmesi açısından, hükümetlere ve politika yapıcılara teknik rehberliğin ötesinde evrensel bir normatif çerçeve sunmaktadır.

UNESCO’nun OECD’den ayrışan ve etik boyutu derinleştiren temel ilkeleri özetle şunlardır:

  • Orantılılık ve Zarar Vermeme

    Yapay zekâ sistemleri, meşru bir amaca ulaşmak için gerekli olanın ötesine geçmemeli ve bireylere veya topluma zarar verebilecek sonuçların önlenmesi için risk değerlendirmesi yapılmalıdır.

  • Gizlilik ve Veri Koruma Hakkı

    Yapay zekâ yaşam döngüsünün tüm aşamalarında gizlilik korunmalı; kişisel verilerin işlenmesi için güçlü, yeterli ve etkili veri koruma çerçeveleri oluşturulmalıdır.

  • Çok Paydaşlı ve Uygulanabilir Yönetişim

    Yapay zekâ yönetimi; kamu, özel sektör, akademi, sivil toplum ve uluslararası kuruluşlar dâhil olmak üzere çok paydaşlı, kapsayıcı ve işbirliğine dayalı mekanizmalarla yürütülmelidir. Verilerin kullanımı hukuka ve ulusal egemenliğe saygı içinde olmalıdır.

  • Sürdürülebilirlik

    Yapay zekâ teknolojileri, BM sürdürülebilir kalkınma hedefleri başta olmak üzere çevresel, ekonomik ve toplumsal sürdürülebilirlik üzerindeki etkileri açısından değerlendirilmelidir.

  • Farkındalık ve Okuryazarlık

    Toplumun yapay zekâ konusunda bilinçlendirilmesi; yapay zekâ etiği, dijital beceriler, veri okuryazarlığı ve medya okuryazarlığı alanlarında erişilebilir eğitimlerin teşvik edilmesi gerekmektedir.

Bu ilkeler, OECD’nin insan merkezli, adalet ve şeffaflık odaklı yaklaşımıyla uyumlu olmakla birlikte, UNESCO’nun çerçevesi teknik risk yönetiminin ötesine geçerek yapay zekâyı kültürel, toplumsal ve etik bir dönüşüm meselesi olarak ele alması bakımından daha geniştir.

c) BM Kararları

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu’nun Mart 2024'te oybirliğiyle kabul ettiği kararda, yapay zekânın “haksız riskler” doğurabileceği açıkça vurgulanmış; ayrımcılık üreten, mahremiyet ihlallerine yol açan, demokratik süreçleri manipüle eden, kontrol edilemeyen güvenlik tehditleri yaratan ve insan haklarıyla bağdaşmayan yapay zekâ uygulamaları küresel ölçekte kabul edilemez risk kategorisine alınmıştır. BM bu yaklaşımıyla yapay zekâ yönetişiminde üç temel çerçeve ortaya koymaktadır:

  • İnsan hakları merkezli kullanım zorunluluğu,

  • Devletlerin geliştirdikleri veya kullandıkları yapay zekâ sistemlerini uluslararası normlar, ilkeler ve sorumluluk rejimleriyle uyumlu hâle getirme yükümlülüğü,

  • Ölçüsüz, ayrımcı, denetlenemez ve hukuka aykırı risk barındıran sistemlerin tamamen yasaklanması.

Her ne kadar bugün bağlayıcı nitelikte tam anlamıyla bütüncül bir “uluslararası yapay zekâ hukuku” henüz bulunmasa da, BM kararında kullanılan bu kavram ve çerçeve, devletlerin yapay zekâyı insan hakları ve hukuk devleti ilkeleri doğrultusunda regüle etmesi gerektiği yönünde açık bir küresel mutabakata işaret etmektedir.

d) AB AI Act (AB Yapay zekâ Yönetmeliği)

Yapay zekâ ile ilgili hukuksal düzenlemeleri yasal çerçeve içerisine oturtan tek bağlayıcı bölgesel/yasal çerçeve düzenleme AB'nin Yapay Zekâ Yönetmeliği'dir. Nisan 2021'de Avrupa komisyonunun çalışmalarıyla başlayan süreç üç yıl sonra Mayıs 2024'te onaylandı. Temmuz 2024'te AB resmi gazetesinde yayınlanıp, Ağustos 2024'te yürürlüğe girdi. Yasanın kapsamından yasaklanmış yapay zekâ uygulamalarına, yüksek riskli yapay zekâ sistemlerinden genel amaçlı yapay zekâ modellerine, yapay zekâ sistem sağlayıcılarının şeffaflık yükümlülüklerinden cezalara kadar oldukça ayrıntılı bir düzenleme yapılmıştır. OECD, UNESCO ve BM ilke ve kararlarından yola çıkmak istersek, AB'nin bu yasal düzenlemesinde madde 5 uyarınca “Yasaklanmış Yapay zekâ Uygulamalarını” örnek verebiliriz.

  • Bilinçaltı düzeyde manipülatif veya aldatıcı teknikler kullanarak bireylerin bilinçli karar verme yetisini bozup davranışlarını önemli ölçüde çarpıtan yapay zekâ sistemleri yasaktır.

  • Yaş, engellilik, sosyal veya ekonomik kırılganlık gibi zafiyetleri istismar ederek kişinin davranışlarını ciddi şekilde bozan yapay zekâ sistemleri yasaktır.

  • Gerçek kişileri sosyal davranışlarına veya kişilik özelliklerine göre değerlendirip “sosyal puanlama” yapan ve bunun sonucunda haksız veya bağlam dışı olumsuz muameleye yol açan yapay zekâ sistemleri yasaktır.

  • Bir kişinin yalnızca profiline veya çıkarılan kişisel özelliklerine dayanarak suç işleme riskini tahmin eden yapay zekâ sistemleri yasaktır (nesnel kanıtlara dayalı insan destekli değerlendirme hariç).

  • İnternet veya CCTV (kamera) görüntülerinden gelişigüzel yüz verisi toplayarak yüz tanıma veri tabanı oluşturan veya genişleten yapay zekâ sistemleri yasaktır.

  • İşyerleri, okullar ve benzeri ortamlarda bireylerin duygularını tespit etmek amacıyla kullanılan yapay zekâ sistemleri yasaktır (yalnızca tıbbi veya güvenlik amaçlı kullanımlar hariç).

  • Bireyleri biyometrik verilerinden hareketle ırk, din, siyasi görüş, sendika üyeliği, cinsel yönelim gibi hassas kategorilere ayırmayı amaçlayan biyometrik kategorizasyon sistemleri yasaktır (yasal görüntü verisi etiketleme veya kolluk amaçlı sınıflandırma hariç).

e) ABD NIST AI Risk Framework

Anglosakson kültürü, dünyaya kendine özgü bir çerçeve sunma eğilimindedir. İngiltere ile başlayan bu yaklaşım, ABD ile devam etmiş ve yapay zekâ alanında da kendini göstermiştir. ABD, yapay zekânın uluslararası düzlemde düzenlenmesine ilişkin olarak kendi bakış açısını bir “çerçeve” üzerinden ortaya koymuştur.

  • Risk odaklı, kaynak verimli, inovasyon yanlısı ve gönüllü olun. Çerçeve; riskleri merkeze alan, kaynakların etkin kullanılmasını hedefleyen, inovasyonu teşvik eden ve kurumların gönüllü olarak uygulayabileceği bir yapıda tasarlanmıştır.

  • Uzlaşma odaklı olun; açık ve şeffaf bir süreçle geliştirilmeli ve düzenli olarak güncellenmelidir. Tüm paydaşların çerçevenin oluşturulmasına katkı sağlayabileceği kapsayıcı bir süreç gereklidir. RMF (Risk Yönetim Çerçevesi-RYÇ), değişen teknolojiye uyum sağlayabilmesi için periyodik olarak güncellenmelidir.

  • Açık, sade ve geniş bir kitle tarafından anlaşılabilecek bir dil kullanın; ancak uygulayıcılar için yeterli teknik derinliği koruyun. Üst düzey yöneticiler, kamu otoriteleri, sivil toplum temsilcileri ve teknik uzman olmayan kişiler tarafından anlaşılabilir olmalı; aynı zamanda uzmanlar için gerekli teknik ayrıntıları da içermelidir. RYÇ, yapay zekâ risklerinin kurum içinde, kurumlar arasında ve kamuoyuyla etkin biçimde iletişimine imkân tanımalıdır.

  • Yapay zekâ risklerini yönetmek için ortak bir dil ve anlayış sağlayın. RYÇ, yapay zekâ risklerine ilişkin sınıflandırmalar, terminoloji, tanımlar, ölçütler ve risk karakterizasyonları sunarak paydaşlar arasında ortak bir kavramsal zemin oluşturmayı amaçlar.

  • Kolay kullanılabilir olmalı ve risk yönetiminin diğer unsurlarıyla uyumlu çalışmalıdır. Çerçevenin uygulanması sezgisel olmalı ve kurumların mevcut risk yönetimi stratejilerine kolayca entegre edilebilmelidir. RYÇ, diğer risk yönetimi yaklaşımlarıyla uyumlu veya tamamlayıcı nitelikte tasarlanmıştır.

  • Sektörler ve teknolojiler arası geniş bir yelpaze için uygulanabilir olmalıdır. Çerçeve, tüm yapay zekâ teknolojilerine ve çok farklı kullanım bağlamlarına uyarlanabilecek esneklikte olmalıdır.

  • Sonuç odaklı olun ve kural koyucu bir yaklaşım benimsemeyin. RYÇ, herkese uyan tek tip kurallar dayatmaz; bunun yerine kurumların kendi bağlamına göre uygulayabileceği sonuç odaklı yöntemler ve iyi uygulama katalogları sunar.

  • Mevcut standartlardan, yönergelerden ve en iyi uygulamalardan yararlanın; ayrıca ihtiyaç duyulan ek kaynaklara işaret edin. RYÇ, hâlihazırda kullanılan risk yönetimi araçlarını destekler, görünür kılar ve gerektiğinde daha gelişmiş kaynaklara duyulan ihtiyacı vurgular.

  • Kanun ve düzenlemelerden bağımsız olun. Çerçeve, belirli bir ülkenin yasal düzenlemeleri-ne bağlı olmaksızın kullanılabilir olmalıdır. Bu nedenle RYÇ, doğrudan hukuki yükümlülük-ler getiren bir düzenleme niteliği taşımaz; farklı hukuk sistemleri altında faaliyet gösteren kuruluşların risk yönetimi kapasitesini destekleyen, bağlayıcı olmayan bir rehberdir.

Bu noktada dikkat çeken husus, ABD’nin AI RYÇ ilkesinde yer alan “kanun ve düzenlemelerden bağımsız olun” ifadesi, ABD’nin yapay zekâ için AB tipi bağlayıcı bir hukuk düzeni kurmak istemediğini açıkça göstermektedir. Bu nedenle ABD modeli, hukuki zorunluluklardan ziyade gönüllü çerçevelere ve sektör bazlı kurallara dayanan esnek bir yönetişim yaklaşımıyla ilerlemektedir. ABD’nin hukuken bağlayıcı bir yapay zekâ yasasına sahip olmaması, BM’nin tanımladığı “haksız risk” kategorisinin ABD’de fiilen uygulanabilir olmadığı anlamına gelmektedir. ABD riskleri yalnızca yönetilebilir kabul ederken, AB bu riskleri hukuken yasaklamaktadır. Böylece haksız risk kavramı, ABD modelinde normatif bir ilke olarak kalmakta; AB modelinde ise yaptırımları olan somut bir hukuki kategori hâline gelmektedir. Bu durum, küresel yapay zekâ yönetişiminde ABD’nin söylemi ile eylemi arasındaki uyumsuzluğu ortaya koymakta; bir başka ifadeyle, söylemsel ilkelerle pratik uygulamalar arasındaki belirgin tutarsızlığa işaret etmektedir.

Yapay zekâ alanında uluslararası ilk girişimler OECD'den gelmiş olup ilkesel düzeydedir. UNESCO’nun yapay zekâ etik çerçevesi OECD'nin devamı biçimde insan merkezli, şeffaflık ve güvenlik odaklı etik bir yönetişim anlayışı sunar; ancak üyeler için uygulamada yalnızca politika rehberi niteliğindedir. BM Genel Kurulu’nun Mart 2024 tarihli yapay zekâ kararı ise “güvenli, güvenilir ve insan haklarına uygun yapay zekâ” ilkesini yineleyerek “ölçüsüz veya haksız riskleri” açıkça reddetmekte, ancak bağlayıcı bir uluslararası hukuk oluşturmayıp uygulama sorumluluğunu üye devletlere bırakmaktadır. UNESCO’nun etik temelli yapay zekâ ilkeleri, küresel ölçekte normatif bir çerçeve sunmakla birlikte bağlayıcı nitelik taşımaz; bu yönüyle risk temelli ve yaptırımları olan AB AI Act düzenlemesinden ayrılır. AB modeli, yüksek riskli sistemleri sıkı hukuki standartlara tabi tutarak UNESCO’nun etik önerilerini somut düzenlemelere dönüştürürken, ABD’nin gönüllülük esasına dayalı AI RMF yaklaşımı daha çok “kurumsal risk yönetimi” mantığıyla hareket etmekte ve inovasyonu sınırlamamak amacıyla bağlayıcı normlar üretmekten kaçınmaktadır.

Böylece küresel ölçekte dört farklı yönetişim modeli oluşmaktadır:

  • AB’nin bağlayıcı hukuki düzenleme modeli,

  • ABD’nin gönüllü risk yönetimi modeli,

  • UNESCO ve OECD’nin etik yönetişim modeli

  • BM’nin normatif çerçeve modeli.

Bu ayrışma, yapay zekâ alanında küresel uyumun hâlen sağlanamadığını ve ortak bir uluslararası yapay zekâ hukukuna duyulan ihtiyacın giderek arttığını göstermektedir.

2024 yılında Afrika Birliği Kıtasal Yapay zekâ Stratejisi oluşturulsa da bu da diğer Afrika ülkelerindeki ya da Latin Amerika, Okyanusya'daki ulusal nitelikte hazırlanan planlar çerçevesinde olup hukuksal düzenlemeler açısından çok daha uzaktadır.

8) Türkiye'de Ulusal Düzenlemeler

Türkiye’de yapay zekâya ilişkin temel çerçeve, 2021–2025 Ulusal Yapay Zekâ Stratejisi ile belirlenmiştir. Stratejinin 6 ana amacı vardır;

  • Yapay zekâ Uzmanlarını Yetiştirmek ve Alanda İstihdamı Artırmak

  • Araştırma, Girişimcilik ve Yenilikçiliği Desteklemek

  • Kaliteli Veriye ve Teknik Altyapıya Erişim İmkânlarını Genişletmek

  • Sosyoekonomik Uyumu Hızlandıracak Düzenlemeleri Yapmak

  • Uluslararası Düzeyde İş Birliklerini Güçlendirmek

  • Yapısal ve İş Gücü Dönüşümünü Hızlandırmak

Türkiye’nin Ulusal Yapay Zekâ Stratejisi incelendiğinde, belirlenen önceliklerin önemli ve yerinde olmakla birlikte büyük ölçüde yapay zekâya özgü değil, zaten her dijital dönüşüm döneminde yapılması gereken genel kalkınma ve teknoloji politikalarının yeniden çerçevelenmiş hâli olduğu görülmektedir. Yapay zekâ uzmanı yetiştirme, araştırma ve girişimciliği destekleme, veri ve teknik altyapıyı güçlendirme, sosyoekonomik uyumu sağlama, uluslararası iş birliklerini geliştirme ve yapısal–iş gücü dönüşümünü hızlandırma gibi başlıklar, teorik olarak stratejiyle uyumlu olsa da; yapay zekânın bu hedefleri hangi somut araçlarla, hangi takvimle, hangi sektörlerde ve nasıl bir yönetişim modeliyle gerçekleştireceğine ilişkin ayrıntılı bir yol haritası sunmamaktadır. Bu nedenle mevcut belge, yapay zekânın Türkiye için taşıdığı potansiyeli işaret eden değerli bir çerçeve olmakla birlikte, uygulamaya dönük somut politika seti ve bağlayıcı hedefler açısından henüz olgunlaşmamış bir başlangıç metni görünümündedir.

Türkiye’de yapay zekâ henüz özel bir çerçeve kanunla düzenlenmemiştir. Bunun yerine KVKK, İş Kanunu, Türk Ticaret Kanunu, Tüketicinin Korunması Kanunu, Borçlar Kanunu ve Rekabet Hukuku gibi farklı mevzuatlar aracılığıyla dolaylı bir düzenleme alanı oluşmaktadır. Bu çerçeve; kişisel verilerin işlenmesinden otomatik karar almanın sınırlarına, iş yaşamındaki gözetim uygulamalarından algoritmik ayrımcılığa, tüketici hizmet sorumluluğundan ticari rekabete kadar geniş bir alanda yapay zekânın etkilerini sınırlandırmakla birlikte, bütüncül bir yapay zekâ hukuku mimarisi sunmamaktadır. Dolayısıyla Türkiye’nin mevcut hukuki yapısı, yapay zekâ kullanımını kontrol eden çok parçalı bir sistemdir; ancak gelecekte daha kapsamlı, yekpare bir yapay zekâ yasasına ihtiyaç duyulduğu açıktır.

Bunun ötesinde, mevcut Türk mevzuatı, KVKK, İş Kanunu, TTK, TKHK ve diğer düzenlemeler, temelde insan davranışını, öngörülebilir süreçleri ve sınırlı riskleri düzenlemek üzere tasarlanmıştır. Oysa yapay zekâ ölçeklenebilirliği, öngörülemezliği ve otonom karar kapasitesi nedeniyle hukukun varsaydığı sınırları aşan bir etki alanına sahiptir. Bu nedenle yapay zekâyı mevcut kanunlarla düzenlemeye çalışmak çoğu zaman kavramsal bir uyumsuzluk yaratmakta; hatta kimi durumlarda hukuki çatışmalara yol açmaktadır. Bugün görülen tablo, yapay zekânın insan odaklı klasik hukuk düzenleriyle tam olarak uyumlu olmadığını ve orta vadede Türkiye’de de bütüncül bir yapay zekâ hukukuna ihtiyaç duyulacağını açıkça göstermektedir.

Sonuç

Dijitalleşme ve yapay zekâ, insanlık tarihindeki önceki büyük dönüşümleri, tarım, sanayi ve elektronik devrimlerini, aşan ölçek ve hızda toplumsal bir kırılma yaratmaktadır. Bu kırılma yalnızca üretim süreçlerini değil, iktisadi düşüncenin dayandığı temel felsefeyi, çalışma yaşamının örgütlenişini, hukukun kavramsal sınırlarını ve devletlerin düzenleyici kapasitesini yeniden tanımlamaktadır. Yapay zekâ; emek, sermaye ve toprak gibi klasik üretim faktörlerini dönüştürerek ekonominin kıtlık varsayımına dayanan yapısını aşındırmakta; bilgi, veri ve algoritma temelli ölçeklenebilir bir bolluk paradigmasını giderek güçlendirmektedir. Bu durum, ülkelerin üretim modellerinden sosyal politikalara, işgücü piyasalarından kurumsal yapılanmalara kadar geniş bir alanda radikal uyum mekanizmalarının geliştirilmesini zorunlu kılmaktadır.

Yapay zekânın sunduğu fırsatlar kadar riskleri de bulunmaktadır. Doğru kullanıldığında verimlilik artışı, maliyet düşüşü, yeni iş alanlarının ortaya çıkması ve toplumsal refahın yükselmesi gibi olumlu sonuçlar doğabilirken; yanlış tasarlanmış, denetimsiz veya etik dışı uygulamalar işsizlikten ayrımcılığa, mahremiyet ihlallerinden demokratik süreçlerin zayıflamasına kadar ciddi sorunlara yol açabilmektedir. Bu nedenle yapay zekâ, yalnızca teknik bir inovasyon değil; yönetişim, hukuk, etik, ekonomi ve sosyoloji disiplinlerini iç içe geçiren çok boyutlu bir dönüşüm alanıdır.

Uluslararası düzenlemelerin mevcut durumu da bu çok katmanlı dönüşümü doğrulamaktadır. OECD ve UNESCO, yapay zekâ için etik ve normatif ilkeler ortaya koyarken; BM, haksız risklerin küresel ölçekte reddedilmesi gerektiğini vurgulayan ortak bir çerçeve sunmaktadır. Buna karşılık AB, bu ilkeleri somut ve bağlayıcı normlara dönüştüren tek aktör olarak hukuki bir düzen kurmuştur. ABD ise inovasyonu sınırlamamak adına gönüllü çerçeveler üzerinden ilerlemeyi tercih etmektedir. Bu farklı modeller, küresel ölçekte ortak bir yapay zekâ hukuku oluşturma sürecinin henüz başlangıç aşamasında olduğunu göstermektedir.

Türkiye açısından bakıldığında, mevcut mevzuat yapay zekâyı dolaylı biçimde düzenlemekte; KVKK, İş Kanunu, TTK, TKHK ve Rekabet Hukuku gibi parçalı düzenlemeler çerçeveyi oluşturmaktadır. Ulusal Yapay Zekâ Stratejisi değerli bir yol haritası sunmakla birlikte, somut uygulama mekanizmalarının henüz netleşmemiş olması dikkat çekmektedir. Orta vadede Türkiye’nin de bütüncül, risk temelli ve sektörel farklılıkları gözeten bir yapay zekâ hukukuna ihtiyaç duyacağı açıktır.

Sonuç olarak, yapay zekâ çağının belirleyici unsuru teknoloji değil, insanın teknoloji ile kurduğu ilişkinin niteliği olacaktır. Yapay zekâ, insan aklının yerine geçen değil, onu genişleten bir araç olarak konumlandırıldığında ekonomik, toplumsal ve hukuki faydaları maksimize edilebilir. Aksi durumda teknolojinin yön verdiği değil, teknoloji karşısında edilgenleşmiş bir toplum yapısı ortaya çıkacaktır.

Bu nedenle yapay zekâya dair en kritik soru şudur:
Toplumu, ekonomiyi ve hukuku dönüştüren bu güç, insanı güçlendiren bir ortak mı, yoksa kontrol edilmediğinde toplumsal kırılmaları derinleştiren bir risk mi olacaktır? Bu sorunun cevabı, teknolojinin kendisinde değil, onu geliştiren, kullanan ve denetleyen insan iradesinde yatmaktadır.

Kaynakça

Bulkan, D. (2025). Geleceğin Ekonomisini Şekillendiren Yedi Teknoloji. Platin, Aralık 2025.

EU, https://artificialintelligenceact.eu/article/5/ (Erişim: 08.12.2025)

McCarthy, J., Minsky, M. L., Rochester, N., & Shannon, C. E. (1955). A Proposal for the Dartmouth Summer Research Project on Artificial Intelligence. AI Magazine, 27(4), 12–28. (Yeniden basım: 2006)

Microsoft Research. (2024). Working with AI: Measuring the Occupational Implications of Generative AI. (Ocak–Eylül 2024). Aktaran: Herkese Bilim ve Teknoloji, (494), 24 Ekim 2025.

Shaldon, R. (2025). ENIAC (Electronic Numerical Integrator and Computer). TechTarget https://www.techtarget.com/whatis/definition/ENIAC (Erişim: 04.12.2025)

Stanford University. (2025). The 2025 AI Index Report.
https://hai.stanford.edu/ai-index/2025-ai-index-report (Erişim: 06.12.2025)

T.C. Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı. (2021). Ulusal Yapay Zekâ Stratejisi (2021–2025).

Coderspace. (2025). Yapay Zekânın Tarihi (Dünden Bugüne Yapay Zekâ).
https://coderspace.io/blog/yapay-zekânin-tarihi-dunden-bugune-yapay-zekâ (Erişim: 04.12.2025)

3568 sayılı Serbest Muhasebeci Mali Müşavirlik ve Yeminli Mali Müşavirlik Kanunu. (1989).

​​​​​​​UYARI: Bu içerik alobilgi.com.tr telifindedir. Bu içeriğin telif hakkı alobilgi.com.tr’e aittir. Yazının tamamı veya bir kısmı; izin alınmaksızın, kaynak gösterilmeden ya da aktif link verilmeden yayımlanamaz, çoğaltılamaz veya kopyalanamaz.